Images

Belki Bir Gün Uçarız.


" Dünya adil bir yer değil ve kimse bunun sözünü vermedi bize" Aylin Balboa böyle diyor. Adaletin ne olduğunun kuşku götürdüğü şu zamanlarda, hayatın içinde yol alıyoruz hızla. Adaletli olamadan, hak hukuk nedir bilemeden. İnsan olmaya çalışırken, insanlığımızı kaybettiğimiz, sorguladığımız görüntülerle karşı karşıya. Hız ve unutmak. Unutmadan yaşayamıyor insan. Bazen nerede ne yaptığını, kendini, sevdiklerini unutması gerekiyor. Durup dinlenmeye sorgulamaya bile zaman olmuyor. Bırakması gerekenleri, bırakamadıklarını yapmak isteyip yapamadıklarını öyle bir hız işte. Bu hızın içinde devinirken kahraman olmak istiyoruz, birilerinin kahramanı. Olabiliyor muyuz?

Balboa'nın hayatından kareleri paylaştığı blok yazılarını bir araya getirerek oluşturduğu bir kitap "Belki Bir Gün Uçarız". Levent Cantek'in editör olarak düzenlemeleri ile bir araya gelmiş sözcüklerin kurgusu ile çağrışımsal bir hikaye. 
  Balboanın birinci tekil şahıs olarak yer alması ve  anlatısı ile okuru yakalıyor.

" Hayat kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım" kitabın önsözü gerçekten. Gerçeklerin üzerine giyrdirilmiş kurgusal sözcüklerle bir yakarı içsel anlatı. 
  
  Acıları öyle bir mizahi dille anlatıyor ki, kahkahalarınız göz yaşınızla yarışıyor.
 
 Gerçeklere rağmen kurgulamak, acıları sağaltmanın yolu yazmak. 
 
İyi okumalar.

  Nurten Yurt
 Yazarın bloğunu takip etmek isteyenler http://entel-dantel.blogspot.com.tr/ 'den ulaşabilirler. 

Images

ÇağrıŞımsalllık


"Öykümün adı yok, anlatı olsa gerek dedi." Oysa izlek olarak kullandığı sözcük pek bir yakışırdı öyküye. Okuduğunda bunu ona sezdirmek için seçtim çıkardım koydum önüne. "Seksek taşı gibi değil mi?" " Evet o taşı öyle bir ölçüde koymalısın metne okur çizgide takılıp kalmamalı, amma bazı öykülerde tam da çizginin üstünde durmalı. "

Okuruna göre öykünün türü çoktur. Çok az sözle çok daha fazla şeyi ifade etmenin bir biçimi zamanımızda. Yeter ki sen o sözcük, mantık, dil üçgenini iyi kullan. Bırak okumayan okur utansın.

Öykü türleri o kadar çoğaldı ki günümüzde, dil bağlamında anlatı bir bütün oluşturuyorsa Öyküdür.

Deneysel bir türden bahsedeceğim size Çağrışımsallık

Geceye
Bak, gülümse, diller, dudaklar, ses, seksi, araba, hisset, apartman, divan, müzik, dans, ışıklar, içki, ıslak, kuru, yumuşak, sıkı, hızlı, yavaş, kolay, sert, bacak, diz, baldır, omuzlar, göğüsler, parmaklar, ipeksi, kaba, soluk, oturma odası, yatak odası, banyo, mutfak, bodrum, yatak, yastık, çarşaflar, duş, sigara, kahve, çorap, sutyen, elbise, gömlek, çıplak, gürültü, kapı, koca, boğuşma, öldür, giysiler, pencere”

Dick Skeen’in “Into the Night” (Geceye) adlı öyküsü

Öyküde dil bilgisi kurallarına göre oluşmuş bir cümle bile yoktur. Sözcük dizilimlerinden oluşmuş bu öyküde, art arda yazılmış kelimelerin bütününü okuduğumuzda bir öykü oluşturabiliyorsunuz. Okuyucunun oldukça etkin olduğu bu küçürek öyküde, sevgilisiyle birlikte olurken kocası tarafından yakalanan bir kadının aşk kaçamağı anlatılır. Öyküde, yer, zaman, karakterlerin açılımları ve gelişim kısımları yoktur.

Okuyucuyu etkin hale getirip metnin içindekileri bulmak, bir bütün oluşturmak için gerekli zihinsel gücü gösterebileceği bulmacamsı metinlere ihtiyaç çok daha fazladır zamanımızda.

Nurten Yurt
Images

Öykünüz Koşuyor mu? Dans mı Ediyor?



 Ursula K. Le Guin'in anlatısıyla Öykü nedir?

 
Öyküyü öykü yapan…

Sizin “bundan sonra ne olacağını bilmek” istemenizdir –öykünün bu kadarcık bir parçası, sizi bir sonrakine götürür.

Koşmak gibi; sol ayağı sağ ayağın önüne koymak zorundasınızdır -çünkü o sırada yere değen sağ ayağın üzerinde dengeli değilsinizdir ama koşu sırasında öne doğru eğiliyorsunuzdur- sonra da sağ ayağı sol ayağın önüne koymak zorundasınızdır, çünkü, den den… Bu “tutamam kendimi” türü bir öyküdür; hızlı, şüphe uyandıran. Pek manzara görmezsiniz koşarken, pek bir şey öğrenmezsiniz de. Koşmak için koşarsınız, haz ve heyecan için.

Bir de yürümek gibi olan öykü vardır, düzenli; kendinizi yürüyüşün akışına kaptırır, çevrenizdeki her şeyi, daha önce hiç görmediğiniz bir manzarayı görürken yol alırsınız. Ve yürüyüş daha önce hiç olmadığınız bir yere çıkabilir.

Sonra bir de dans etmek gibi olan öykü var; bir sonraki hareketin sonuncusunun içinden büyümeyi sürdürdüğü; ama öyle dümdüz değil, yönü sadece dosdoğru ileriye olmayan, daireler, aldatıcı hareketler, tekrarlar, bütün o tuhaf jestleri içeren. Ve bu dans dürüst bir danssa bütün hareketler birbiriyle bağlantılıdır; her biri bir öncekini izler, öngörülemez, ama kaçınılmaz bir şekilde.

Ben bedensel benzetmeler kullanırım, mekanik benzetmeler değil. Yürümek, koşmak, dans etmek gibi; hızlı ya da yavaş araba kullanmak veya uçakta uçmak değil. Çünkü sanat ritimlere dayanır, yazarlar da bedensel ritimler kullanır. Bir arabadaki ya da telefondaki gibi mekanik ritimler, ritmik olmayan hareket, sinema gibi mekanik sanatlarda başarıyla kullanılabilir. Ama yazmak, mecrası ne olursa olsun, sözcüklerden oluşur; sözcüklerse bedenseldir, bedenden ve nefesten oluşur, beden tarafından alımlanır, bedenle hissedilir; sözcüklerin ritimleri bedensel ritimlerdir.

“Bir öykünün, başı, ortası, sonu vardır”: Bu Aristotales’ten gelir, Avrupa anlatı geleneğinin birçok büyük öyküsünü mükemmel bir şekilde betimler; ama bütün öyküleri değil. Bir bonfile tarifidir, ama içli köfte* tarifi değil. Bu üçe bölme Avrupa’ya özgüdür, hatta sona –öykünün nereye gittiğine, nereye vardığınıza- özel vurgu da Avrupa’ya özgüdür

Zaman içinde bir süreci ve ilerlemeyi ima eder: Başla, ilerle, bitir. Benim öyküdeki koşmak, yürümek, dans etmek ritimlerine dair söylediklerim de bir zaman kesitini ima ediyor. Ama, bir öykünün yapısına baktığımızda, ya dili sağlayan şey uzamsa? Bir çanta ya da çömlek olarak öykü. Ya da bir ev olarak öykü.

Bir ev temelde içeriden oluşur; ev böyle bir şeydir, dışarıdan içine gelinecek bir şey. Bir ön kapısı, girişi vardır. İçerisi, içinde birçok şeyin olabileceği bir odadan ya da farklı farklı odalardan oluşur; belki de salonlar, merdivenler, gömme dolaplar, mobilyalardan. Muhtemelen dışarıyı görebileceğiniz pencerelerden. Bir de genellikle bir arka kapıdan.

Girişin çekici, ön kapının davetkar, içerde olanların gözünüze ilişeceği şekilde açık olmasını istersiniz. Bir kez okurunuzu efsunlayıp içeri çekince, onu evin içinde belli bir yol boyunca ve arka kapıdaki olaylarla yönlendirebilirsiniz. Ya da sadece odaları, salonları, merdivenleri, olayları verip kendi yolunu bulmaya –bir süre orada yaşamaya- bırakabilirsiniz. Veya onu gülümsetip tavan arasına yönlendirebilir, sarı kağıdı gösterebilir ve içeriye kilitleyebilirsiniz de. Ya da ona pencerelerden daha önce hayal edilmemiş manzaralar gösterebilir, büyülü pencere kanatlarını perişanlık içindeki hayali ülkenin tehlikeli denizlerinin köpüklerine açabilirsiniz. Ki, böylece okurunuz evden hiç ayrılmak istemez, ancak arka kapıdan dışarı atılmalı –ya da kendisine hemen komşunun kapısında bir devam bölümünün olduğu gösterilmelidir.

Arka kapıya gelince… Bazen evdeki önemli şey odur: Arka kapının neye açıldığı. Belki de arkada hiç merdiven yoktur; ayyyyyy, güm. Ama bazen çıkış yalnızca okur yaşamını orada sürdüremeyeceği için vardır; dolayısıyla dışarı çıkmasına izin vermeniz gerekir. Ama asıl önemli olan evdir; evde ne olduğudur. Son, bir doruğa ulaşma, bir ifşa, vahiy, bir nihai çözüm ya da Aristotalesçil bir son olabilir. Ya da yalnızca bu öykünün olmasının bittiği yerdir. Eğer ev sağlam yapılmışsa ve içeride olup bitenler anlamlıysa, eğer evin kendisi anımsamaya değer bir yaşanmışlıksa, arka kapı evin diğer bölümlerinden daha önemli değildir artık

Ursula K. Le Guin

Kaynak: bianet
Images

Boş Sayfa



Öylece duruyordu karşımda ve ben onu bir türlü dolduramıyordum. Ne yazarsam yazayım bir başkasının farklı algısıyla bambaşka bir şeye dönüşecek bir öykü yazmak beni korkutuyordu. Oysa yeterince imla sözlük ve anlam içeriğine sahiptim.

Üstüne üstlük delice bir tutkuyla kurslara gitmiş, bir dünya yazarın yazdıklarını okumuş, çat pat bir şeyler yazmıştım. Her defasında yazdığımdan kendine göre anlamlar çıkaran okurlara çıldırıyordum. " Öykünü kendin için yaz,bırak boş sayfadan akan sözcükler, anlatı okurun okuduğu ve kendine göre anlamıyla kalsın."

Boş sayfanın korkusunu yaşama yeter ki. Sözcükler başladığında ardı gelir ve mutlak o sayfada bir anlatı vardır. Doluluktan korkma, sen boş olandan kork derdi hocam. Yaza, sile, eksilte çoğalta sayfadaki karakterler seslenir. Yer mahal belirlenir, sözcükler kelime olur seslenir. Tipler bir şekilde tipitipleşir. Olay çıkar meydana sen yaz yaza yaza oluşur hikaye ve mutlak bir şeyler anlatır. Okuru düşünme ve kim ne derse desin sen yine de yaz.

Korkunu yen ve atıl o boşluğa ve başla anlatmaya inan ki başladığında girdiğin o sözcükler sana karakteri olayı ve öyküyü anlatacaktır.

Yüzleşme dedi, karakterin yüzleşemediği o boşlukta saklıydı. Yüzleşmekten korktuğu için o boş sayfada kalmayı seçtiği olay radyo da bir öyküyü dinlerken yarısında fırlayan ve mutfaktaki tezgahtan döndüğünde yaşadığı farkındalık neydi?

Bunu bilemedim, yazarsa öğrenebilirim. Gerçek ya da kurgu bilebilirmiyim? Hayır ben sadece onun yüzleştiği gerçeğin farklı bir anlatısını kendi algımla okur değerlendiririm.

Korkularımı bir tarafa bıraktım ve girdim boşluğa bir şeyler yazdım anlattım. Sadece bir öğrencimin anlatısından yola çıkarak yüzleştim onun adına. Okur mu ? O ne anlarsa..




Nurten Yurt