Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Images

Boş Sayfa



Öylece duruyordu karşımda ve ben onu bir türlü dolduramıyordum. Ne yazarsam yazayım bir başkasının farklı algısıyla bambaşka bir şeye dönüşecek bir öykü yazmak beni korkutuyordu. Oysa yeterince imla sözlük ve anlam içeriğine sahiptim.

Üstüne üstlük delice bir tutkuyla kurslara gitmiş, bir dünya yazarın yazdıklarını okumuş, çat pat bir şeyler yazmıştım. Her defasında yazdığımdan kendine göre anlamlar çıkaran okurlara çıldırıyordum. " Öykünü kendin için yaz,bırak boş sayfadan akan sözcükler, anlatı okurun okuduğu ve kendine göre anlamıyla kalsın."

Boş sayfanın korkusunu yaşama yeter ki. Sözcükler başladığında ardı gelir ve mutlak o sayfada bir anlatı vardır. Doluluktan korkma, sen boş olandan kork derdi hocam. Yaza, sile, eksilte çoğalta sayfadaki karakterler seslenir. Yer mahal belirlenir, sözcükler kelime olur seslenir. Tipler bir şekilde tipitipleşir. Olay çıkar meydana sen yaz yaza yaza oluşur hikaye ve mutlak bir şeyler anlatır. Okuru düşünme ve kim ne derse desin sen yine de yaz.

Korkunu yen ve atıl o boşluğa ve başla anlatmaya inan ki başladığında girdiğin o sözcükler sana karakteri olayı ve öyküyü anlatacaktır.

Yüzleşme dedi, karakterin yüzleşemediği o boşlukta saklıydı. Yüzleşmekten korktuğu için o boş sayfada kalmayı seçtiği olay radyo da bir öyküyü dinlerken yarısında fırlayan ve mutfaktaki tezgahtan döndüğünde yaşadığı farkındalık neydi?

Bunu bilemedim, yazarsa öğrenebilirim. Gerçek ya da kurgu bilebilirmiyim? Hayır ben sadece onun yüzleştiği gerçeğin farklı bir anlatısını kendi algımla okur değerlendiririm.

Korkularımı bir tarafa bıraktım ve girdim boşluğa bir şeyler yazdım anlattım. Sadece bir öğrencimin anlatısından yola çıkarak yüzleştim onun adına. Okur mu ? O ne anlarsa..




Nurten Yurt
Images

Okunmayan Sayfadaki Karakterler


Hep böyle oluyordu, o boşluğa dayanamıyordu bir türlü. Hatırlamaya çalışıyordu nereden devam edeceğini bulamıyordu. Yoktu, o yokluk yeni baştan başlamasına sebep oluyordu. Başladığıyla geldiği yerde kayboluyordu. Başka bir yerden başlıyordu, geldiği yer bambaşka bir yer oluyordu. İşin kötüsü geldiği yerlerde hep kayboluyordu. Neden böyle oluyordu? Bir türlü anlamıyordu?

Her şeyi sıfırlamak istiyordu, yapamıyordu. Bir şeyler vardı ve onlar hep karşısına çıkıyordu, onları tamamen yok sayamıyordu. O yüzden yeni bir başlangıç yaparken hep o yaşanmışlıkların üstüne yaşıyordu. O da biliyordu, bir yerlerde hata yaptığını ama plağı tersine sarıp yeniden yaşıyordu. Başka şansı yoktu belki de o hep bunu yapıyordu. Bazen kendisi bile inanamıyordu bu yaptıklarına, düşüncelerini yaşıyordu. Anlıyordu, ama başka türlüsünü beceremiyordu bir türlü düşüncelerinden hızlı yaşayamıyordu. Mıh gibi çakılıp kalmıştı, bir şeyler bu döngüyü kıramıyordu. Döngünün içinde dönüp durmaktan bunalmış patlayacak hale gelmişti. Gün doğuyordu ve yine başlıyordu o boşluk yine bir şeylere başlıyor, yol alıyordu. Geldiği yerde kayboluyordu, anlam yoktu. Anlamını kaybetmişti bir türlü bulamıyordu.

Bir mucizeye ihtiyacı vardı. Mucizelere inanırdı, olsun istiyordu. Çektiği acıya artık dayanamıyordu. Kaybolan anlamı yerine koymak, mış gibi değil, gerçekten yaşamak istiyordu. Karakter gibi durmuyordu, sayfanın ortasında tip, tip dolaşıyor bir türlü var olamıyordu. Okunmuyordu, okurunu bekliyordu. Okunduğunda okur için bir anlamı olacağını bilmiyordu.

Nurten Yurt
Images

Akasya Zamanı


Akasya zamanını bilir misiniz? Ben dün okudum şu Kara Kitap’tan. Ağaç’mış Akasya hem bizim bildiğimiz gibi gökyüzünde değil yeryüzünde yaşarmış. Üzerini ziftle kaplayıp, betonla örttükleri, dedelerimizin hammaddesi olan, toprağa kökleriyle sarılıp korurlarmış onu. Türlü cinsleri varmış, mesela meyve ağaçtan toplanır, bazıları çiçek açarmış. Kimi yaprağını dökermiş zamanında, kimi her zaman yeşil. Yüzyıllarca yaşarlarmış, dallarıyla yuva olurmuş, yok olan türlere. Yeşil yapraklarıyla havayı temizler, çiçekleriyle koku salarmış yeryüzüne şimdilerde bilmediğimiz.

Akasya camdan, betondan yeraltına teneke kutuları park ettiğimiz. Akasya kimimize iş, ihtiyaç, girip çıktığımız, zamanlarımızı alışveriş ile tükettiğimiz. Karnımızı doyurup, kahvemizi yudumlayıp, gözlerimize ışıltılı hayatlar sunduğumuz. Ağaç akasyanın resmini gördüm kitapta minik yeşil yaprakları, salkımlı beyaz çiçekleri var. Çok da güzel bir kokusu varmış, hatta bir şarkısı bile var.” Akasyalar Açarken, Yârim ile biz bize otururduk diz dize, bakışırdık göz göze, Akasyalar açarken.” Çok bakışmışlar herhalde ki görememişler, yitip gittiğini ağaçların. Araştırdım sadece Asya’da değil, Avrupada’da yaşarmış. Hani pembe olsaydı çiçeği demiştim.
Images

AŞURA


Kazan fokurdamaktaydı. Kaynayan kazanın içindeki fokurtular buğdayın dile gelmesiyle iyice arttı. " Bu çorbanın en güzeli benim, ben helmelen ip özümü salmasam bu kadar güzel olmazdı " Sıcağın etkisiyle orta yerinden çatlamış fasulye " hadi oradan asıl helmelenip tadını veren benim bu çorbaya." Kabarcığın puflamasıyla yüzeye çıkan nohut onları duyunca " ben varken sizde kim oluyorsunuz? Benim tadım'dır çorbaya tad katan." Şişmiş kuru üzüm pat diye lafa daldı. " Alt tarafı bakliyatsınız, benim tadım olmazsa hiçbiriniz bir işe yaramazsınız."
Images

SEN NE İSTERSE O SUN (10)


Boşluk uçsuz bucaksız, sınırsız bir boşluk vardı ekranda oyun başlamıştı. Son yarım saattir tuşların başında bekliyordu, midesindeki guruldamaları bile unutmuştu. Yinede kıl payı kaçırmıştı, ne olacaktı şimdi bu uzayı andıran boşlukta. Taş kesilmişti, ekranın karşısında bu boşluğa bir gök taşı yaraşır ya, gök taşı nasıl olunur?
Hilâl şeklinde bir ay olayım diye tuşlara dokundu, şöyle solgun bir ay kapladı boşluğun bir köşesini. Birkaç saniye içinde bir gök taşı görüldü irice ağır ağır süzülen ayın solgun ışığında ışıldadı. Bir astronot dönerek yol alıyordu yer çekiminin olmadığı boşlukta. Ay, gök taşı ve astronot ekranda yakın gibi gözükseler de oldukça uzaktılar birbirlerine. Ekranı göz kamaştırıcı bir ışık kapladı önce hiçbir şey göremedi, gözlerini kapatıp yavaş yavaş açtığında boşluğun diğer bir köşesinde ışığının yavaşça azaldığı bir yıldız gördü.
Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (9)

Kate Oslo üniversitesinde mimarlık okuyordu. Projesi onu oldukça uğraştırıyordu, ağaçların olduğu alandan bir otoyol geçirmesi gerekiyordu. Önce bunu bir tünel olarak çizmeye başlamıştı, karanlık onu bunaltınca vazgeçip, ağaçların üstünden geçirebileceği bir köprü çizmeye başlamıştı. Köprünün ayaklarına dolanan sarmaşıklarla tüm betonu yeşillendirdiğinde rahatladı. Şimdi daha çok beğendi renk ışık doğa olmalıydı, beton ve çelik aradaki detaylardı onun için. Çizim masasının ışığını kapatıp, diğer odaya geçerken radyoda Bocelli Ave Maria' yı yorumluyordu. Kahvesini alıp pencereden kampüse giden yolda sonbaharı karşılayan doğayı seyre daldı. Çocukluğu doğanın kucağında geçmişti, Oslo'ya ilk geldiğinde yadırgamış, gördüğü her ağaçla dost olmuştu.

Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (8)

Mesaj bir saat önce gelmişti telefona ve yaklaşık on dakikadır klavyenin başında oturuyordu. Kararını değiştirmesine neden olan bir telefon görüşmesiydi sadece. Defile için görüştüğü eski modellerden Fiona'nın hamile olduğunu öğrenmesi. Onu kutlamıştı, kutlamasına da, bir türlü işlere verememişti kendini bir daha. Öğleden sonra da kalan işleri Brian'ın başına yıkıp çıkmış, saatlerce yürümüştü sokaklarda ta ki oyunun saatini bildiren mesaj gelene kadar. O an oyuna devam etmeye karar vermişti, oyunda olsa o hissi bir kez daha yaşamak istemişti. Midesindeki sesleri duyunca yemek yemeyi unuttuğunu hatırladı, kalkamazdı bilgisayarın başından. Bu kez oyuna ilk o başlayacaktı, anne olmak, oyun da olsa doğurmak o hissi tatmak istiyordu.

Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (7)

Chan güneş doğmadan uyanmış ve dört kilometre koşmuştu, eve geldiğinde Clara'yı yatakta gördüğünde duş almadan, yatağa girmişti. Onun tüm itirazlarına rağmen harika bir sevişmeydi, tamam ter kokuyordu, ama dayanamamıştı. Duşun altında onun vücudunu sabunlarken geç kaldım uyarılarını dinlemeden, yine baştan çıkarmıştı onu. " Chan kahrolası adam beni bir an evvel okula yetiştirmelisin" diyerek, merdivenlerden inerken fermuarla boğuşuyordu Clara.
"Tamam tatlım, on dakikaya oradayız merak etme sen" . Mutfak masasının üzerinden sandviçini alıp, ısırarak kapıya yöneldi. "Clara, Sein leri aradın mı? Akşam buluşuyoruz değil mi?"
" Ah hayır, Teri'nin yavrularını bekliyorlar, veteriner de olabilirler, buluşma ertelendi"
Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (6)

Dixon başını akan suyun altından çıkardığın da ferahladığını hissetti. Havluya uzanıp saçlarını kuruladı, kapıyı aralayıp kızı izlediğinde onun üzerindekileri çıkarıp dans ettiğini gördü. Dolabı açıp ilacı yuttu, dün geceki olağanüstülüğünden eser yoktu. Ne bok yemeye yılan olur ki insan, kızgın kumların üstünde sürünmek, sonra da kahrolası kaktüsün dikenlerine saplanmak, fırtına savur masaydı. Kahretsin! dikenleri hissettiği gibi ölümü de hisseder miydi acaba ?

Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (5)

Alex arabanın içindeydi kavruluyordu, boşlukta uçtuğunu, savrulduğunu hissetti. Sesi çıkmıyordu, bebeğin ağlama seslerini duyuyordu, onu göremiyordu. Karanlıktı direksiyonda kimse yoktu, kum taneciklerini hissetti, ağzı burnu her yeri kum dolmuştu. Çığlık atarak yardım istedi, sesini duyamadı ağlama sesinden başka ses yoktu.
Dehşet içinde uyandığında, yatağında olduğunu, başucundaki lambanın ışığını algılaması için birkaç dakika geçmesi gerekti. Soluklarının düzene girmesini bekledi, suyunu yudumladı, ilaçlarını atmıştı onlara ihtiyacı yoktu. İki yıl boyunca sürmüştü kabusları, terapiler, ilaçlar üstesinden geldiğini sanıyordu. Altı aydır rahattı, neden bu gece diye inledi. Oyun evet kum taneciklerinin başka açıklaması olamazdı. Birkaç gün sonra üç yıl olacaktı. Kazadan sonra kendine gelmesi, kızını kaybettiğini öğrenmesi altı ay sürmüştü. İki yıl boyunca kocasına duyduğu düşmanlık, kabuslar onu tamamen değiştirmiş başka biri olmuştu. Evliliğini bitirmiş kendini tamamen işine vermişti. Bir yıl önce bir daha çocuk doğuramayacağını öğrenmesinden sonra iyice çıldırmıştı. Zamanla onu da kabullenmişti, Maria'nın sesini duymak her şeyi yeniden başlatmıştı, titrediğini ter içinde olduğunu fark edince sabahlığına uzanıp yataktan çıktı.
Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (4)

Çöl olmak istiyordu, uçsuz bucaksız kızgın güneşin kavurduğu sayısız kum taneciğinin var olduğu coğrafya. Dokundu klavyenin tuşlarına, ekran çöle döndü. Ateş, yanmak,kavrulmak dayanılmazdı, birden bir ferahlık hoşluk hissetti. Bir vaha belirmişti, bedeninde tam da güneşe dayanamayıp buhar olacağım diyeceği anda. Ilık ılık yayıldı ferahlık, ağaçların yeşili gölge oldu bedenine, suyun her zerresi dağıldı taneciklerine aldı hapsetti içine.
Kum taneciklerinin üzerinde kıvrılarak yol alan her kıvrıl ışında derisinde ışıkların kırıldığı bir yılan peydah oldu. Vahaya doğru yol alıyordu, bulunduğu mesafe oldukça uzaktı, oraya varabilecek miydi acaba? Güneşin sıcağı buna izin verecek miydi?
Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (3)


 
Oscar, Londra'daki bürosundan henüz çıkmıştı ki telefonuna mesaj uyarısı geldi. Asansöre doğru ilerlerken mesajı okudu.Beklerken yoğun iş stresine rağmen bütün gün mesajı aklından çıkaramadığını far ketti. Oyunun başlamasına bir saat vardı. Woking'deki evine varıp, yemeğini yedikten sonra keyifle oyuna başlaması demekti. Derin bir nefes alıp asansöre bindiğinde gün boyunca ilk defa gevşediğini hissetti. Zemin katta kapılar açılıp, otoparka doğru ilerlerken ıslık çalıyordu. Dün oyuna ilk başlayan o olmuştu, bakalım bu gece neler olacaktı. Şu an hiçbir şey düşünmek istemiyordu, her şey klavyenin başına geçince oluşacaktı. O an ne olmak istiyorsa onu yazacaktı.
Son vurduğu smaç sayı olunca maçı bitiren hakemin düdüğü ile kızlar etrafını sarmıştı. Hızla zıplayıp omuzlarına tırmandı arkadaşlarının. Takımın kaptanı ve gözde oyuncusuydu Tina. Başındaki bandı çıkarıp saçlarını savurarak indi omuzlardan, koşarak duşların olduğu kapıya yöneldi. Üstündekileri bir çırpıda sıyırıp duşu açtı, duş jeline uzanıp sabunladı vücudunu. Sular üzerinden akarken saçlarını şampuanlayıp köpüklerin akmasını izledi. Kapının dışındaki havluya sarınıp dolabına doğru yöneldi, Çantasındaki telefona uzandı, mesajları okurken sevinçle zıpladı. Mesaj dakikasını hesapladığında, hızla giyinmeye koyuldu. Kampüse doğru koşarak gitmek ve biran önce bilgisayarının başına oturmak istiyordu.
Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (2)



Kate elindeki kitaplara sarılmış fakülte yolunda ilerlerken, dün gece oynadığı oyunu düşünüyordu ne yapabilirdi ki yazdıkları onun için en uygun olandı. O ünlü tiyatro sahnesinde Bergerac ve yandaki şaşkın Peter pan' a uygun olmasa da Shakespear olmak istemişti. Genç yazar olarak sahnedekileri sadece seyretmek istemişti, tiyatronun temizliğiyle ilgilendiğinden eline kova ve bezleri tutuşturmuştu. Neden kalem ve kağıtla not almamıştı ki. O zaman kazanabilirdi belki de ne garip oyun bu böyle? Klavyede yazdıkların la anında ekranda görüntülenmek ve hissetmek. Oyun zamanı belli değil, telefonuna mesajla gönderilecek. Oynayanları da merak ediyordu? Kaplan da neyin nesiydi? Sahneye fırlayan kaplana rağmen dansına devam eden balerine imrenmişti doğrusu, Kaplanın korkusuyla uçan Peter pan sa görülmeye değerdi. Kaybetmesine rağmen izledikleri hissetmesine yol açmıştı oyun daha önceki oyunlardan oldukça farklıydı. Merakla telefonuna gelen mesajları kontrol etti. Tom'un mesajı bile heyecanlandıramadı onu, bu gün ne olacaktı acaba?
Alex Moda evinin kapısından hışımla girdi. Altın rengi ve bordo karışımı kartonpiyerlerin yanındaki mankenler kumaşların değişik çeşit ve renkleriyle sarmal anmışlardı. Asistan kızın selamını geçiştirerek,topuklarının zeminde çıkarttığı sesle ilerledi. Odanın kapısını açtığında Brian'ı kumaşlarla kaplı halde buldu, ayağa kalkıp, her zamanki sevecenliğiyle ipek gibi sarmaladı onu. Brian'ı nazikçe öpüp sarıldı, hızlı bir hamleyle odanın diğer ucuna yöneldi. Bir türlü sakinleş emiyordu, şu akşamki saçma oyun iyice çıldırtmıştı. Hala zihnini meşgul etmesi ne bir anlam veremiyordu.Bir de şu zaman meselesi vardı. Ne yani şimdi Clear'la olan randevusuyla çakışırsa ne yapacaktı? O nu o zaman düşünürüm deyip kovaladı zihnine üşüşen soruları ve eline aldığı sateni parmaklarının arasında kaydırarak Brian'ın anlattıklarını dinlemeye koyuldu.
Images

SEN NE İSTERSEN O SUN (1)

Maillerini gözden geçirirken dikkatini neden çekti bilinmez? Geçirdiği berbat günün etkisi olabilirdi, belkide sözcükler güzel gelmişti. Ne istersem o muyum? diyerek tıkladı. Açılan sayfanın göz alıcı renkleri içinde farklı bir boyutta sıralanmıştı sözcükler. Altında ki açıklamada kişiye özel farklı bir oyun denemesi olduğu, yedi kişi arasında, o gün belirlenen zamanda ve oyuna başlama sırası ile katılabilen bir oyundu. Oyuna ilk başlayan kişi an itibari ile ne olmak istediğini belirliyor, diğer oyuncular onun kurguladığı, olduğu karaktere kendince en uygun olanı seçiyorlardı. Süreyi oyuncular belirliyordu, olmak istediklerini oldukları anda sistem işliyor ve oyunu bitirerek oyun dışı kalıyorlardı. Her oyunda oyunun galibi ancak dört kişi oluyor, son üçe kalan kişi oyunu kaybetmiş sayılıyor ve günün oyunu sona eriyordu. Oyun meraklısı biri değildi, ilgisini çekmişti belki de oyun şartları, alttaki yanıp sönen oyuna dahil olan kişi dokuz hafta boyunca oyuna dahil olmak zorundadır. İbaresiydi. İstemsizce şartları okudum ve kabul ettim ibaresini tıklayıp, önünde açılan sayfaya baktı boş bir alan vardı. Ne olmak istiyorsun? ibaresi çıktı ve kayboldu. Ardından, Yaz! ibaresi geldi ve bir sayfa açıldı önünde açılan sayfa da yazılan yazıyı okumaya koyuldu.

Sahnedeki başrol oyuncusu Clano de Bergeracdır. Uzun burnu zamanının kıyafetleri ile iki yanından ağır bordo rengi kadife perdelerin olduğu büyük bir sahnede boş koltuklara baka kalmıştır.
Images

Mavi Çaydanlık

Mavi çaydanlığın kapağını açtım, içinden kırk yıllık demlenmişliğiyle sen çıktın dedem. Kırk yıl acıtmamıştı o iki yılı, seninle yaşadığım çocukluğumu tüm tazeliğiyle buram, buram buluverdim. Cennet kokusu taşıyordu, Adaçayı, Hanımeli, Akasya birazda, en keskini Gül dü. Sen bastonun ve aksayan bacağınla öyle tonton, duaların, radyodaki arkası yarınlar, Zeki Müren’den şarkılar la ulaştın.

Ben çocuk oldum, köprünün açılışını seyrettim seninle, sen sepet ördün, akasyada ki salıncağa takılmış bacağınla bizi bekledin, Gazino İzmir’den dönüşümüzü yıldızların altında. Kafama geçirdiğim Vita kutusunu çıkarıp, okşadın. Kundaktaki kardeşimin beşiğini salladın. Defneleri budarken sen, tepenin üstündeki kayanın tepesine çıkıp kayayı ayağına yuvarladım.
Images

CAN


Canlar vardı eteğimde yüreğimde sevgi, kayıptılar uzun zaman önce doldurdum üst, üste. Bilemedim çocuktum, koca meşede anlatmadı, canların içinden fırladığı çalılıklarda. Eteğimde canlar vardı, yüreğimde sevgi sadece öyle tırmandım o yokuşu. Yokuş yetti canlara, arada sıkışanlara sevgi yetmedi, sen yettin yokuşun başında ben bittim.

Images

Fuat Hocama

Bu bayram aklımda kalan, bayramı bayram yapan güzel insana. Lise yıllarımda piyanonun tuşlarına dokunarak bize müziği sevdirmekle kalmaz, esprileri ile gülmekten kırar geçirirdi. Kahrolası flütü üfle yemediğimden çok sevme semde dersi O'nun varlığı piyanosu yeterdi.

Images

Yazmak zamana müdahaledir

Onun yazını, birçokları için, büyülü bir kapan; gölgelerle geçmiş ve gelecekle, yalnızlıkla, şiirle ve felsefeyle dolu. Türk edebiyatında varoluşu ele alan yazarlar arasında en önemli isim, zamanla, mekanla hiç korkmadan oynayabilen bir romancı, hatta bir şair. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de yayınlanan ve o günden beri yazma serüvenini sürdüren, eserleri birçok dünya diline çevrilen bir yazar.

Hasan Ali Toptaş, 1958’de Denizli’de doğdu. Bir yandan icra memurluğu görevini sürdürürken, öte yandan yazın hayatına devam etti. 1992’de ‘Ölü Zaman Gezginleri’ adlı öykü dosyasıyla Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü aldı. 1994′te ise ‘ Gölgesizler’ adlı yayınlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. ‘Bin Hüzünlü Haz’ adlı romanı da 1999 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne laik görüldü. Peki, bugüne dek birçok eseriyle okurlarının karşısına çıkmış olan Hasan Ali Toptaş’ın eserlerini farklı kılan nedir?
Images

Yaşarken yazılamayan tarih


                                             
Tarih tekerrürden ibarettir, atasözümüzle sabittir. Yaşarken yazılamayan bir tarih elbet tekerrür edecektir. Yaşadığım ülkenin kaderidir bu, kırk yıl boyunca maalesef değişen hiçbir şey yok yazın adına. Özgürce yaşananları yazamayan bir kalem hiçbir şey üretemez. Edebiyat tarihimizde son kırk yılda üretilen eserlere bir bakın hangisi yaşananlara zaman itibarıyla dem vurabilmiştir. Seksenli yılların zindanlara hapsedilen gerçekleri, son on yılda roman ve dizi senaryoları olarak arzı endam etmiştir ancak. Bu yüzden ilerleyemeyip, hep yerinde saymamız. Gerçeğe ne hacet yaşıyoruz, sanatçılarımız da var, akil adam yapıyoruz onları bir de yetmez mi?

Kalem hem de özgür kalem ne işe yarar ki, halkın arasına nifak tohumları mı ekmek niyetiniz? Düşünmeyen, düşünmeyi bile beceremeyen topluluklar yaratılır böylelikle, ekran karşısına geçip seyrederler, yaşayamadıkları yaşamları. Hem yıllar önce tüm ülke bir maşrapanın karşısına geçip seyreylemedik mi? Türküler dinledik Türkiye’mden gerçeklere kulak tıkayarak. Yıllar sonra maşrapanın içindeki su taşıp şelale olmuş neye yarar, onu da dış mihrakların sondajı bu, der gargara yaparız. Gençlerimiz üç harflilerin yarışlarından zaten yorgun, kitap okumakla düşünce denilen o fitne-i fücuru hortlatmayalım onlarda, papağan gibi ezberlesinler, ezberlerini yeter.

Yaşanan zamanların tarihi yazılamaz, yazılırsa da kapattırılır o yazan neşriyat. Tarih okunmasın, biz anlatırız sonra onlara ekranlardan, tarih bilirkişilerimiz var o kadar, geçsinler karşısına dinlesinler. Yaşayamadığımız zamanların bir otuz yıl sonra ekranlardan film şeridi gibi geçmesi, yaşarken yaşadığımız en acı anlardır bizim kuşaklar için. “ Tarih geçmişte yaşananlardan ders almak için vardır” bu söz de nereden düştü zihnime bilmem? Benim ülkemde hep tekerrürden ibaret bir tarih varken. Yirmi yıl önce içime düşen bir ateşin küllenmemiş, hala yanıyor olması olmasın acep neden?



Nurten Yurt






Images

YAZ(Ş)IK


   Öyle saf öyle temiz dokunulmamış, uzanmış pervasızca gel diyor,çağırıyor.İhtiras ve masumiyet dans ediyor bedeninde, tutku kokuyor buram buram.  Sadece bana ait, nasıl tutabilirim kendimi o na duyduğum çılgınca istek ve tarifi imkânsız tutku olduktan sonra Ona dokunmaktan yanlış bir şey yapmaktan kokuyorum, dokunduğum anda kölesi olacağım biliyorum.  Yavaş yavaş tükeneceğim bu içim deki arzuyu körüklüyor adeta.Her bir kıvrımına dokunmayı, sarıp sarmalamayı ve vücudunun her köşesinde iz bırakmayı istiyorum. Nasılda masum sadece evet sadece bana ait dilediğim gibi yaşayabilirim bu aşkı. Her anından her saniyesinden zevk alarak, ihtiras ve tutkunun dansı olacak bu vuslat.


 Gel işte seni bekliyorum tüm saflığım ve tarifi imkânsız aşkımla bu güne hazırlandım nasıl özlem doluyum bir bilsen? Bu ihtirası ve tutkuyu ancak sen dindirebilirsin. Bedenimin beyazlığına bakıp aldanma alev alev bir ihtiras yanmakta içimde sen söndürebilirsin ya da alevleri körüklersin. Dokun bana vücudumun her köşesini okşa çılgınca vuslat harika olacak biliyorum. Tüm dünya asırlardır bu aşkın kavuşması sonunda oluşan ateşle kavrulmakta..