İstanbul'u Yazıyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Images

Yazılmayan Yarım Kalanlar

Yazılmayan, yarım kalan ne varsa ya yırtıp atacaksın, ya da bitireceksin. Bitirmezsen takip ediyor seni gizli bir gölge gibi, yakıyor acıtıyor alev rengi alazlarla. Celal onlardan biri işte dayanamadım yangınına tamamlayayım istedim hikayesini.

Sulukuleyi yazmaya gittiğimizde düşmüştü zihnime. Bütün o sokaklar boyu gizlice takip etmiş herhalde. Eski binaların kurt yeniği çerçevelerinden gördüğüm incir ağacı filizlerinde, kömür isi karışan havayı kokladığımda, en çok da İğde ağacını bulamadığımda duyduğum hüzün gibi oturmuş içime. İlk o sactan levhalarla çevrilmiş inşaat alanına bakmak için sacı esnetip kahve legoların diziminden oluşmuş tuhaf evleri görünce kırmızıya duyduğum acil ihtiyaçtan olacak, gelip dikildi karşıma.
        
                            
Kara kuru, kirli sakallı çenesi, elmacık kemiklerinin içine kaçmış gözlerinin ateşi kor gibi düştü içime. Kahverengi legoları oda görmüştü. Gözünün feri kaybolur gibi oldu, sendeledi. Düşmemek için sağ eliyle kavradı sacı. Belli ki o an orada değilde gençmişteki mahallesinin zamanında bir yerlerdeydi. Bedeni hırsla gerildi, sağ elini tüm gücüyle geçirdi saca. Sacın kenarından sızan kanın rengi değildi benim kırmızım. Daha çok gelincik tarlalarının kırmızısını yakıştırırdım Sulukuleye. Zihnimdeki Paprika'dan olsa gerek, biber tarlalarının ortasında kemanın çigan müziği ile çınladığı yıldız dolu gecelerin karanlığında kalmışım herhal.
   
Images

Karaköy

En son Yeldeğirmeninin kanatların daydım. Sayfaların arasında kalmışım, bu gün buluşmaya giderken fark ettim. Boğazın sularına bıraktım kalanları, dalgalar alıp götürdü. Tarihi Yarımada selamladı önce, ardından Galata. Karaköy’ün arka sokaklarında Karabatak denen şirin bir kafede buluştuk. Yeni arkadaşlarla tanıştım, eskilerle hasret giderdik. Bergamotlu çayı yudumlayıp düştük yollara. Fransız geçidi, arka sokaklardan sonra vurduk kendimizi parke taşlı meşhur sokağa. Sokağın başından Yüksek Kaldırıma ve Bankalar caddesinden Salt Galata’ya. Bina, Fransız asıllı Levanten Mimar Alexandre Vallaury tarafından Bank-ı Osmanî-i Şahane için1892 yılında tasarlanmış.
Salt Galata da Düşlerin Sonu adlı harika bir çalışma var. Gitmediyseniz kaçırmayın. Alt kattaki bölümde müze olarak restore edilmiş. Osmanlı Bankasının kasa dairelerinin içinde ve etrafında düzenlenen müze, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkez bankası ve hazinedarı olarak görev yapan Osmanlı Bankası’nın tarihine ışık tutuyor. Kesilen koçanlardan, tutulan defterlere, çalışan personel kayıtlarına kadar muazzam bir hazine. Belleğimden kopup gelen siyah defterlerin kokusunu duymak güzeldi. Paşanın ruhu yanı başımda dolaştım kasa dairelerini.

Personel kayıtlarına bakarken çıktı karşıma. Seniye Sadık Hanımmış adı. 1900 İstanbul doğumlu, Kadıköy Modadaki Fransız Rahibelerinin okulunda beş yıl okumuş. Fransızca, İtalyanca ve Türkçe okuyup yazabiliyormuş. Daktilo bilgisi varmış. Evlenmiş ayrılmış, Moda caddesinde ikamet etmekteymiş. 1927 Şubatında memur Münir beyin referansı ile tercüman olarak başlamış bankadaki görevine. Üç hafta sonra tahsilat servisine atanmış. Stenografi öğrenip uygulamaya geçtiği aylarda gözlerinden rahatsızlanmış. 1928 Eylülünde yapılan ayarlamalarla görevine son verilmiş. 1929 da tekrar görevine dönmek istemiş Seniye Sadık Hanım ama alınmamış. Bu kadardı hakkındaki bilgi bir de resmi vardı siyah beyaz. Böyle oluveriyor işte Paşa yetmiyor, bir de Seniye hanım çıkıveriyor bir yerlerden katlayıp koyuveriyorum sayfaların arasına. Bekle diyorum öyle çok var ki bekleyen, senin de vardır bir zamanın.
Images

Sarmaşıklı Yalı

Ah! Ah! Sızım sızım sızlıyor yanlarım,  mart güneşi de ısıtmıyor. Ağustos bir gelse de güneşiyle sarsa bedenimi belki o zaman, kışın ve denizin rutubetli ağrı sızılarını atarım üstümden. Bir taraftan boğazın hırçın dalgaları, bir taraftan lodosun acımasızlığı içime işledi de, her köşemden ayrı bir name yükseliyor rüzgârla. Büyükhanım söylerdi de anlamazdık, başa gelince anlaşılıyor. Zor zanaatmış yaşlılık. Hayatın değerini tamda anlamışken, keyfini çıkaracakken bu kez de beden rahat vermiyor insana. Kürek mahkûmunun ayağındaki pranga derdi yaşlılık için ne doğruymuş.

Hah! Bak yine başladı işte; yüzsüz İncir Ağacı, rüzgârı bahane edecek bilirim ben onu, o kocamış dalları ile bedenimin zaten en hassas yerlerine sırnaşmakta utanmazca.

“Çek şu dallarını, ah ah rahmetli Şaban Ağa olacaktı ki şimdi; bir güzel budayacaktı senin o kocamış dallarını bende bir rahat ederdim ki.

Ağaç dediğin şöyle dimdik durur ayakta, dalına yaprağına da sahip çıkar. Ne o öyle her rüzgârda edepsizce sırnaşmalar, hele birde o yapış yapış sütün yok mu midem bulanıyor, yeter artık.”

“Ah be Yalı Hanım, nedir bu öfken anlatırım anlamazsın öyle uzadı ki dallarım, uçlardaki genç dallara sahip çıkamıyorum. Her rüzgârda gelip sürtünürler sana derileri soyulur, sütü akar içim sızlar ama elimde değil. Hem sen dünya ahret bacımsın hiç öyle terbiyesizliği düşünebilir miyim? Allah rahmet eylesin Sarmaşık Efendi; seni bana emanet etti. Bilmez misin sana olan saygımızı daha dün gibi yaşadıklarımız hürmetimiz başkadır, sana da yaşananlara da.”

“Ah, Ah! ya neydi o yaşadıklarımız bak şimdi nerde ne haldeyiz.”

Ne güzeldi o hayatımın ilk yılları balta girmemiş ormanlarda yaşayan gencecik bir Abanoz ağacıydım. Dertsiz gamsız yanımda sevdalım dallarımız iç içe, birbirimize âşık geçerdi günlerimiz. Bedenimde hissettiğim ilk acıyla zor günlerde başlamış oldu, kestiler bütün bir ormanı. Yan yana toprağa serilmiştik sevdalımla dallarımız kırılmış birbirine karışmıştı, zor oldu ondan ayrılmak köklerimle beraber yüreğim ide bıraktım o ormanda sanki. Birçok ağaçla birlikte gemilere yüklenip karanlık ambarda günlerce yol alırken sevdalımda yaşadığım ormanda bir hayaldi artık. Getirdikleri fabrikadaki hızarlarla kesilip parçalanırken acı bile duyamıyordum, bin bir çile ve zahmetten sonra kendime geldiğimde gördüğüm boğazın maviliği, hoyrat dalgalarıydı.

Rahmetli Cevdet Paşa Çengelköy’deki bu Yalının yapımına çok özenmiş, zamanın en görkemli yalısı olması için elinden geleni esirgememişti. Yalının dış cephesinin en dayanıklı ağaç olan Abanoz ağacıyla kaplanmasını istemişti. Hayatımın geri kalanında kıyısının çengel şeklinde olması nedeniyle Çengelköy adını alan bu küçük köyde boğazın dalgalarıyla arkadaş Yalı’yım ben.

 Ne ihtişamlı ne göz alıcıydım gençliğimde, bir bakan döner bir daha bakardı. Cevdet Paşa temel atılırken iki deve kestirmiş kanını da tahtalarıma sürmüştü, ilk kan tadını da öyle tattım. Pencerelerimin camları Venedik'ten getirilmişti, balkon pergolalarım için ustalar aylarca uğraşmışlardı. Güneşin ışıklarıyla boğazın yakamozları dans ederlerdi pencerelerimde. Yeni gelin misali kurumlanır, kimselere yüz vermezdim. Aklımda yüreğimde sevdalımdaydı, o nerelerdeydi acaba nasıl bir hayat yaşıyordu; nerden bilebilirdim başıma gelecekleri.

Rahmetli Sarmaşık az çekmedi benden. Gençti, sevdalıydı, ıfıl ıfıl sarıverdi bedenimi. Dayanamadım gönlüm kayıverdi. O da bana bir yaşam sevinci hayat verdi, Sadık bir sevdalıydı bütün bedenimi kapladı nazikçe, hiç üzmedi hep korudu beni. Kışın soğuğundan, rüzgârından. Yazınsa güneşin yakıcı sıcağında yapraklarıyla, serin serin ferahlattı içimi. Zamanla öyle büyüyüp gelişti ki sevdamız adımız Sarmaşıklı Yalı diye anılır oldu.

O günü hatırladıkça titrerim hala, hem özlemle hem de pişmanlıkla; akşam karanlığı çökmekteydi boğazın üstüne, sisli bir bahar akşamı. Sarmaşıkla dertleşip yalının insanlarının seslerini dinliyorduk ki acı acı öten gemi düdükleri karıştı seslere. Aman Allah’ım o da ne sisin içinden dev gibi bir karanlık üstüme geliyordu.
 Çarpmanın şiddeti, duyduğum acı, ev halkının çığlıkları, sarmaşıkla kaplı bedenimin çatırtıları sanki hepsi bir rüyaydı, ben kendimde değildim. Daha sonralarında çok düşünmeme rağmen hissettiklerim acıdan çok şaşkınlık ve özlemdi, bana çarpan tankerin ahşap kaplamalarıyla iç içe geçen bedenim benden önce tanımıştı O’ nu sevdalımdı, ormanımdaki ilk aşkım Abanoz ağacı. Kaderin böylesi ya oluyor işte yıllar sonra bu kazada ilk aşkımla kıymık kıymığa iç içe geçmiştik; farkına vardığımda her yanım tir, tir titriyordum. Zavallı Sarmaşık aldığı bütün yaralara rağmen bana teselli vermeye çalıştı önceleri, sonra yaşadıklarımı anladığından olsa gerek sustu büsbütün. Acı ve korkudan çok hissettiklerim dayanılmaz bir özlem ve vuslattı. Bir gece boyunca dertleştik Onunla iç içe sabah olmasın güneş doğmasın diye ne çok dua etmiştim.

Hain güneş, hiçe saydı duygularımı, hasretimi göz ardı edip ışıklarını gözümüze soka soka doğdu inatla. Güneşin doğmasıyla ilgi odağı olduk herkesin, hem denizden hem de karadan bir sürü insan meraklı gözlerle bizi izliyorlardı. Görevliler daha fazla hasar olmadan tankeri nasıl çekebileceklerinin hesaplarını yapıyorlardı. Güneşin ışınları yetmezmiş gibi birde gazetecilerin flaşları patladı üzerimizde. Öğleye doğru ayrılırken sevdalımdan duyduğum acıyı tarif edemem dayanamadım onun ardından birkaç parçamı da yolladım boğazın sularına. Kulaklarımda Onun çınlayan sesi olmasa bu günleri görür müydüm bilmem. "bekle" demişti.
 "yine geleceğim".

 Güya tamir ettiler ahşaplarımı, boya, cila derken bundan bende Sarmaşık ‘ta etkilendik. Herkes kazaya yordu Sarmaşığın günden güne sararıp solmasını ya bir ben biliyordum onun içindeki acıyı, günlerce konuştum ne diller döktüm yine de anlatamadım. Sevmek zor zanaat hele sevdiğinin senden başkasını sevdiğini görmek daha da zor olsa gerek. O kahrolası gazetelerde ateşe körükle gittiler zaten. Kazanın ertesi günü İstanbul sokaklarında gazeteci çocuklar az bağırmadı
“ Yazıyor! Yazıyor! Çengelköy’deki Yalı'ya çarpan tankeri yazıyor.” diye.
 Boy boy resimlerimiz çıktı gazetelerde. Bütün bunlara can mı dayanır? Her gün biraz daha gevşedi çöktü Sarmaşığın bedenimi saran dalları sarardı soldu. O kışı geçirip baharı göremedi.

Bunca yıldır yapayalnız, rüzgâra, dalgalara, acımasızlığa, terk edilmişliğe rağmen bekler dururum. Her gemi düdüğünde, üzerime gelen, geçen tankerle titrer dururum, söz verdi bir gün gelecek bilirim.

“İşte tüm bunları beraber yaşadık işin iç yüzünü bir sen bilirsin incir ağacı. Ama şimdi herkes öğrenecek, hakkımda neler düşünecekler diye üzülüyorum. Bütün bunlar, O Yeşim denen kadın yüzünden yok İstanbul'u yazıyormuş ta, yok Çengelköy’ü yazacaklarmış da ne gerek vardı cesaretlendirdi bu deli kızı. İfşa etti bütün geçmişimizi.

“Yok, be Yalı Hanım, Yeşim Hanım suçsuz.  Kabahat bu kalemi doymayan deli kızda,çengeli yazacağım dediğinde, yazacaksan bizim rahmetli Sarmaşıkla aramızdaki nükteyi yaz dedim. Dinletemedim, yok kısaymış,  illa da bir Yalı hikâyesi yazacakmış.”

“O nüktede neymiş ayol.”

“Bilirsin canımda unutmuşsun her hal dur anlatayım da gül biraz.”
 Rahmetli Sarmaşıkla atışır dururken onun Çengelköy benzetmesidir. Bilirsin yıllar evvel çengel sırtlarının çoğu salatalık bostanlarıydı. Salatalıkların olma zamanları, havayı mis gibi salatalık kokuları kaplardı. O günlerden birinde Sarmaşık Efendi seslendi:

 “Kokuyu duyar mısın incir ağacı bir tarafta mis gibi salatalık kokuları, diğer taraftan denizin tuzlu havası hani diyorum şuradan Hoca Nasreddin çıkıp gelse elinde Kanlıca yoğurduyla sahile bir maya çalsa oldu mu sana Çengelköy bir cacık.”
Nurten Yurt                                                                       2010- İstanbul'u Yazıyorum- Çengelköy
Images

Sait Faik'e Mektup


Uzun zaman oldu, niyet ettik ya gelemedik bir türlü ada’ya. En son geldiğimizde içim acımıştı, evinin bakımsız derbederliğine. Müzeye dönüştürüldüğünü duyunca sevinmiştim, nihayet geldik işte. Ev güzel bakımlı ya, bu kez de bahçede yok olan nar ağacına üzüldüm. Yine de şanslısınız siz ada’da, hala ağaçlar insandan fazla. Şehrin ağaçlarını koruyamadık bir türlü, beton, cam ve demir yığınlarına rağbet çok fazla. İnsanlarda artık eskisi değil be üstat.

Hani o sözcüklerinle anlattığın insanlar var ya, sayfalar arasında mı kaldı ne. Oldukça azaldı, bir haller oldu ki sorma. Bölündü, parçalandı, halk dediğini ara ki bulasın. Hammaddesine uzaklaştıkça oluyor galiba bu haller, araya zift, plastik, demir bir de elektrik karışınca. Birinin bir diğerinin farklılığına tahammülü yok. Düşman belliyor, öyle sözcükler karıştı ki dilimize sorma gitsin. Üretmeden tüketme alışkanlığına kapıldı herkes, diktikleri a.v.m lerin suçu bu. Ağacı, doğayı, hayvanı okuyamayan, vitrindeki mallara sahip olmayı, teneke kutularının markaları ile övünmeyi, mal biriktirmeyi insanlık sanar oldu. Çoğalmanın ve bir topluluğa sahip olmanın egosuyla, bir diğer topluluğu anlamaya çalışmaktan çok yaftalar olduk. Duvarlar çekildi araya görünmeyen. Her şeyi keşfetti de bir kendini keşfedemedi insan, düşünmeden kapıldığı, yaşam uğruna kabullendikleri ile. Herkes kendi ayakkabısının içinde yürüyor yolunu, duygudaşlık denen kelime silindi sözlüklerden. Ama ümidimi kaybetmedim, bir şeyler oluyor hissediyorum, tam anlatamıyorum. Magmanın fokur daması gibi, hala insan olanların özüyle bulacağız kaybettiklerimizi.
Images

Yeldeğirmeni


Mürver Çiçeği sokağından girer girmez, iş makinelerinin gürültüsü dolduruyor sokağı. İki koca binanın ortası inşaat alanı. Yıkılan binanın kırmızı tuğlaları, fayansları yapışmış, ayaktakinin, yan cephesine inatla. Karşı sokağa giriyoruz, kalabalık, dükkânların iç içe sıralandığı. İnsanların gün ortasındaki koşturması. Oflular pasajının arka sokağı, masrafçı inci’nin pasajı, sesler büzüşmüyor çoğalıyor adeta. Sokağın bitimi Halitağa Caddesi, caddenin zemini, yeni Arnavut taşlı. Bir yanda büyük bahçesi ile Kemal Atatürk İlköğretim var. Köşe başında Ayrılık Çeşmesini geçip, Yel değirmeninin kanatlarını andıran sokakları keşfe çıkıyoruz.

Denize inen sokakların, başında durup iyot kokusunu çekiyorum içime. Eski evlerin yenilenenleri, maskeleriyle suretsiz. Kendi kaderine terk edilmişler, yaşanılmış hikâyeler gizliyor, dökülen sıvalarında, eski kırık camlarında. Mario Levinin Evi çıkıyor karşıma. İstanbul Bir Masaldı’nın sayfaları açılıveriyor. Eksik olan zaman, bir de insan. Duvarların çoğunda resimler, Grafitiler başka bir âlem. Bir köpek resmi duvarda soruyor? Çocuklar bizden neden korkuyor? Birileri kedisini kaybetmiş ilanla arıyor.
Images

Nişantaşı



    Yetmişli yıllarda Nişantaşı demek, birazda sen demekti benim için.  Kısa sarı saçların, dudağının kenarında sigaran, erkeksi sesin, dizinin üstündeki eteğin, telaşla mutfağında pişirdiklerinle.  Annemle sana yaptığımız ziyaretler, yaşlı annen, senin mutfağın çocukluğumun farklı tatlarıydı. 
    Siz mutfakta sohbet ederken ben salonun büyük camından sokağı seyrederdim.  Albert Amca koltukta gazetesini okur, sehpanın üzerindeki maymun trampeti çalar, Cumhur ve Hayati abinin oyuncakları ile kendime farklı dünyalar kurardım.  Okumayı öğrendikten sonra camın hemen yanındaki diğer koltuğa oturup kitapların sayfalarında kaybolduğum anda, camdan dışarıya bakar şehrin zamanla akıp gittiğini hissederdim.  Bir arka balkonun vardı, kapısını açtığında mandalina ve muz kokardı.  Çocukluğumun en renkli çukulatalı bonibonlarını sende tattım.  Konuşmanı ağzım açık dinlerdim, aksanın, sesin, cümlelerin, bir Orospu derdin sevgi dökülürdü dilinden.  Anlardım orospuları severdin sen.
Images

Umuda Yolculuk

Hızla yol alıyordu tren, yumuşak bal rengi koltukta huzurla arkasına yaslandı. Kucağındaki kitapları aldı eline okşadı. Sayfaları parmaklarının arasından hızlıca çevirdiğinde, yanı başındaki pencereden akıp giden görüntünün de aynı hızda olduğunun farkına vardı. Bir an aynı hızla okuyabilmenin mümkün olsa hoşlanmayacağını düşündü. Ulaşımda hız kabullenilebilirdi de, okumanın zevki başkaydı özellikle sevdiği yazarların kitaplarını okuduğunda bazen paragraflarda kaybolur, hoşuna giden cümlelerle yarenlik eder, zihninde ki tadını uzatmak için ana yoğunlaşırdı. Okumanın tadını çıkarmak için zamana yayılmak gerekirdi. Yazmak içinse o hıza sahip olmak güzeldi, o hızla zihninden akıp gidenleri anında, anlaşılabilir tamda ifade etmek istediği gibi yazabilmek. Elindeki kitaplara çevirdi bakışlarını tekrar, bu yolculuğu yapmasına neden olan yegâne kahramanlara.

Images

Kuzguncuk


Evvel zaman içinde, tabelayı gördüğümüzde bir masalın içine dalar gibi daldık. İkinci el eski giysiler satan dükkan sahibi sevgiyle karşıladı bizi. Koltukta yatan hasta köpeği okşarken, hikayesini anlattı bize .” Rosita olmak istedim”, çocukluğunda hayran olduğu kadını anlatırken,” bu aksesuarların çoğu onun taktıkları, kullandığı şapkalar.   Kullanırım bunları , onun gibi giyinir, Rosita olurum”. Olmuşmuydu bilmem Rositayı hiç tanımadım ki ben. Gri bir şapka aldım oradan Kuzguncuğu seksenli yılların grisiyle tanıdım ya. Çıkarken bu geldi aklıma, Kuzguncuk fısıldadı bir yerlerden gençlikte bıraktıklarını boğazın dalgalarına toplayabilirmisin yeniden. Evvel zamanın içindeyse, Hayal Kahvesi de Zahir olmuş bak. Hadi oradan dedim yeni dileklerim var sen onlara bak Havrana üç mum diktim, abdest alıp yenilendim.
An da durup görebilmeyi diledim, Evvel’i Zahir’i. Sonbahar yapraklarının savrulduğu Kuzguncuk sokaklarını saf bir sevinçle dolaştık üçümüz. Resimlerde hapsettik an’ları. Mor renkli vosvos, Zahirin bir başka köşesinden bostanı seyretmek. Eskicideki tozlu eşyaların hikayelerini merak etmek, yokuşlarından bakmak birde boğaza. Yıllar sonra Kuzguncukta koku değişti benim için sentetik bir gül kokusu kokmuştu Evvelden, başka kokular karıştı Home Made’den. Çakraların kokularını öğrendik, çektiğim kartla tepe çakram için gerekli kokuyu aldım. İşte yine aynı şeyi yaptım kokuyla çakramı açıp, gri şapkayı kafama taktım. Dilek ağacındaki dileklerden fal tuttuk. Sonrada saate bakıp kafenin yolunu.
Kafenin ismini görünce takıldım yine , Yazı dilemek, Zahir gerçekleşmekse, nokta Sitare’de belkide..

Nurten Yurt

Images

Cihangir

Firûzağa! Firûzağa! Diye sokağı doldurdu, ürkek telaşlı ses. Şadırvanın su şırıltısına karışan ses yokuşlardan aşağı yuvarlandı, yuvarlanırken telaşı azaldı, yokuşun dibinde ürkekliği yok oldu. Yaşlı akasyanın asırlık bedenini kucakladı, çürümüş kofluklarını doldurdu. Sonbaharın savurduğu yapraklarla oynaştı. Eylül güneşinde gevşedi, ısındı, yumuşacık bir tona kavuştu.

Images

Çengelköy


Sen ne kadar planlar yapsan da, doğa dur der bir yerlerden insana. Yeşil çimenlerin üstündeki lodosun savurduğu yeşil yaprakları seyrederken, okulundan savrulan öğrencilerin çığlıkları karışıyordu trafiğin sesine. Adanın sessiz sakinliği yoktu Çengelköy’de. Boğazın hırçın dalgaları rüzgârla bir olup, yorgun kıyıları dövüyor, lodos yaşamla yarışıyordu adeta.Takılıp kalan bendim bu anın ortasında bir yerlere sanki zamanın içinde. Üç yıl öncesini anımsadım kahverengi ’de bizle olanları, çoğu bugün yoktu. Yeni katılanları izledim, coşkularına bulaştım, yolculuğun tadını duyumsadım.
Kırılan dallar savrulan yeşil yapraklar içimi acıttı, kızdım lodosa Eylülü göremeyen yapraklar adına. Şükrettim sonra daha nicelerine, Çınarlara dimdik ayakta olmalarına. İncir ağacının kırılan bir yarısı duruyordu kazılan toprağın üstünde, diğer yarısı lodosa inat yerli yerinde. Yaşamda böyle değil miydi zaten kırılıyorduk, kopuyorduk ama yola devam ediyorduk.
Planlar, programlar değişiyor, yolcular artıyor eksiliyor yaşam devam ediyordu. Yaşamla yazıyı sorguladığım anda, Ya(zş)ıyorum sözcüğünü buldum Çengelköy ün Lodoslu baharında.
Nurten Yurt

Mayıs 2013

Images

Gerçeğin Peşinde



Ayasofya her zamanki gibiydi, sayısız kapılarından insanların dolup taştığı, eski taş yapısı ve gökyüzüne uzanan dört minaresiyle muhteşem görünüyordu. Asırların ağırlığından yamulmuş, yamalarla kaplı mermer zemin, beni geçmişe, geçmişin sırlarının ortasına götürüyordu. Kapıların büyüklüğü uyarır ya, ancak içine girince anlarım, kubbenin büyüklüğü, ustaca düşünülmüş mimari yapısıyla, dünyanın içinde kapladığım yeri hissettirir bana, hiçliğimi. Bu günde aynı duygular içinde ilerledim, kapalı kapıların ardındaki sırları görünenden çok görünmeyeni merak ederek. Ne zaman görecektim onları, varlığını hissetmek yetmiyordu artık kırk yıla yakındır okuduklarım, yaşadıklarım beni onlara yakınlaştırmış. Bilmediklerimi okuduğum da aslında bilipte unuttuğum bilgiler olduğunu hissettirmişti. Neydim ben? Alalede bir insan mı? Yoksa zihnimin fısıldadığı, koskoca bir evrenmi? Kırk dörtyıl içinde zaman,zaman hissetmiştim içimdeki o evreni, sonsuzluğu, zamansızlığı, tarifi imkansız gücü. Hep o anda kalmak, zor olan buydu herhalde, kendimi düşündüğümde ayağı toprağa değerken, yıldızları avuçlayan bir kadın gelir aklıma, hayatımda böyle geçti, ya ayaklarım yerden kesildi ellerimde yıldızlarla kalakaldım. Ya da yıldızları kaçırıp ayaklarımla toprağa çakıldım. Zaman, zamanın tüm yaşanmışlığıydı en büyük meramım her şeyi öğrenirsem eğer, belki de o zaman başarırdım. Ayasofya, geçmişte insanoğlunun Allah'a en yakın olduğunu hissettiği tapınak, burada bulacakmıyım aradığımı, hissettiğim ruhlar bana fısıldarlarmıydı gerçeği. Bu hislerle dokundum Delf'ten gelen asırlık sütuna.

Kalabalıktan yükselen seslere karışan, uhrevi fısıltı dokunduğum sütunun soğukluğunu ateşe çevirdi adeta.“Sen! Ey insanoğlu! Sende mi bir efsane peşindesin yoksa?”
Korkuyla etrafıma bakındım. Kim seslenmişti böyle? Şu ilerideki çift olamazdı, kendi halinde fotoğraf çekiyorlardı.Karşı taraftaki grupsa pür dikkat rehberin anlattıklarını dinliyorlardı. Yakınımdaki Japonlar'da türkçe konuşamazlardı soğuk soğuk terlediğimi hissettim, ağzımdaki sakız boğazımın kurumasını engellememişti. Loş ışıklar içinde başımı kaldırıp, gökyüzünde asılı gibi duran, kırk penceresinden günün ışıklarının süzüldüğü, muhteşem kubbeye baktım.Gördüğüm sadece muhteşem kubbenin günün o saatindeki ışığının mozaikler üzerindeki ışıldamasıydı.dört bir etrafı döndüğümde, yüzleri yıldızlarla kapalı üç melek, suretini hiç beğenmediğim, dördüncü melek ve Allah, Muhammed, dört halifenin isimlerinin yazılı yuvarlak panolardı.
“Bakma! göremezsin.” Dedi fısıltı.
“Göremedi senin gibi niceleri, görünen sadece zahirdir, görmen için Ehl-i batın olman gerek.”
“Sen.. Sen kimsin?”
“Kutsal bilge, Ayasofya’nın ruhuyum ben. Bak şu köşede yatan kör hükümdar Dandolos.” Başımı köşeye çevirdiğimde mermer'le kaplı lahitle karşılaştım.” O senin gördüklerini de göremedi. Savaş açtı göremediği her şeye, yaktı, yıktı, talan etti kutsal olan her şeyi. Lakin engel olamadı naşının kutsal olan bedenimde, kutsal emanetlerle birlikte olmasına. Asırlardır yatar durur burada, kemikleri karıştı mermerlerime bütünleştik adeta.”

İyice soğumuştu ortam, Dandolos'un mezarından yayılan soğukluktan kaçmak istedim, mermerlerin üzerindeki ışıkların akisleriyle yürümeye başladım. Çevremdeki insan kalabalığı her zamanki gibi benim ait olmadığım bir zamandı. Soyutlandım bu kalabalıktan, titremeye başlayacaktım, hareket etmeliydim. Yürürken mermer zeminin ayaklarımın altından kaydığını hissediyordum.

“Sen neyi ararsın? Neyi bulmaktır maksadın?” Diye fısıldadı ses.
“Gerçeği, gerçeği görmek istiyorum” diye seslendim boşluğa..
“Haaha haaaa!” Kahkahanın şiddeti fısıltıyı aşmış, taş sütunlarda yankılanan tüyler ürpertici bir boyuta ulaşmıştı. Soğuk terler boşandığını hissettim her bir zerremden.
“Hiç değişmedi şu insanoğlu, asırlardır hep aynı şey, gerçeği ararlar, hayatlarını gerçeği aramakla tüketirler. Bir türlü ulaşamazlar gerçeğe.
Gerçek orda durur oysa. Yalındır, soğuktur gerçeğin yüzü, bir türlü tanıyamazlar, inanmazlar, cazip gelmez onlara gerçek. Bu yüzden türlü türlü efsaneler icat ederler, süslerler, boyarlar gerçeği. Tıpkı şu duvarlar gibi bak kat kattır duvarlarım. Paganı, ortodoksu, katoliği, müslümanı, her yeni gelen insanoğlu, bir diğerinin inancını gizledi, örttü. Sıvaların, boyaların ardına sakladı. Hangi gerçekten bahsediyorsun sen?” Haklıydı, hangi gerçeği isteyebilirdim? Tüm gerçeği, evrenin tüm sırlarını öğrenmek istemek delilik miydi? Yine de istiyordum, bilgi benim için herşey demekti.

Ayaklarımın beni üst kata çıkaran geçide getirdiğini, zemindeki girintili çıkıntılı taşlara takıldığımda anladım.Loş ışıkta zemine dikkatimi vererek üst kata ulaştım. Kral kapısından geçerek üst kattaki mermer tırabzanlardan aşağıya baktım. Girişte nasıl küçülür, hiçliğimi hissedersem üst katta başka bir his kaplar içimi büyür, çoğalırım. Ayasofya kucaklar beni, ondan bir parça olur, büyüdükçe büyürüm. Bu hisler içinde bakınarak, boşluğa fısıldadım.

” Kutsal bilge ne olur anlat bana gerçeği, hiç olmazsa neden dört? Dördün ardındaki sırrı fısılda. Hem bak tam kırk dört yıl oldu, var bir şeyler zihnimde okuduklarım, araştırdıklarımla. Fakat senin duvarların gibi benin zihnimde okuduklarım, öğrendiklerim karıştı birbirine. Neden dört melek? Neden dört kubben var bunu açıkla.”.
“Hay ilahi kız… Düşündüklerine bak daha başka şeylerle gel bana. Hem bak bilir misin? Sayılara takılırsan, çok şey var daha. İnsanoğlu kapılarıma takıldı bir ara, sayar sayar bir daha sayar bir türlü ulaşamazlar aynı sayıya. Bilmezler ki gerçeğe açılan kapı var aralarında, yalnız gerçeği görebilenlerin gördüğü. O kapıdan geçenlerin bir daha asla geri gelmediğini.”

Mermer tırabzanların soğuğuyla üşüdüğümden, ayrılıp yürümeye koyuldum. Esrarengiz, irili ufaklı kapıları dikkatle gözleyerek, büyük bir kilitle zincirlenmiş kapının önüne geldiğimde merakla yaklaştım. Kapının kanatlarındaki aralığa iyice yaklaşıp içeriyi görmeye çalıştım. Loş ışıkta görebildiklerim ve burnuma gelen kokulardan anladığım kadarıyla, kütüphaneye benziyordu.
“Ne var içeride onu söyle bari kitaplar mı?”
“İyi bildin. İçim acır onlara anlayabildiklerini işe yarayanları alıp götürdüler, anlamadıklarını, koruyamadıklarını da kaderlerine terk ettiler. Farelerin işine yaradı bu da, garipler sebeplendiler. Bilmezler ki gerçeğin kitabının burada olduğunu.” Duyduklarım çılgına çevirdi beni, İskenderiye kütüphanesinin talanı sırasında, Nil nehrinin sularında kaybolan, evrenin gerçeğinin yazılı olduğu kitap, bu kapıların ardındaydı.
Daha fazla dayanamazdım, yalvarmaya başladım. O kitaba ulaşmak için her şeyi yapmaya hazırdım.
“Yalvarırım kutsal bilge, o kitabı göster bana hiç olmazsa ne olur göreyim yeter Allah aşkına.”

“ Are you okay?”
Arkamda duyduğum sesle kendime geldiğimde, yere diz çökmüş olduğumun farkına vardım, üstüme eğilen yabancıya gülümseyerek iyi olduğumu söyledim. İçimi çekerek kendime gelmeye çalıştım. Konuşmayacaktım işte kızmıştım, Kutsal bilge denen ruh, içimdeki bir şeylere ulaşıp, beni çılgına çeviriyordu adeta. Gerçeğe bu kadar yakın olup ona ulaşamamak aklımı başımdan almıştı. Bir an ruhun hiç olmadığını, tüm bunların zihnimi bana oynadığı bir oyun olduğunu düşünmeye başlamıştım ki;

Kızma insanoğlu! Hep böylesiniz işte kızınca gerçeği görmemezlikten gelir, farklı şeylere yorarsınız aklınızı. Sahip olamadıklarınızın suçunu başkalarında arasınız, dedim ya gerçeğin sırrına eremedikçe, kimse göremez onu. Sende bilirsin adın gibi, yâdsıma gerçeği.”
Yürüyerek geldiğim yerin karşısındaki sandukayı görünce durakladım. Bu kraliçe Sofya'nın naşının bulunduğu ve açılmaya çalışıldığın da Ayasofya'nın sallanmaya başladığı, açılırsa depremle yerle bir olacağına inanılan meşhur sandukaydı. Pirinç'ten yapılmış, süslemeleriyle oldukça görkemliydi. Sanki Ayasofya'nın en önemli parçası, parça olmaktan öte, tam orta yerinde bütünleşmişti onunla.
“Bu sandukanın sırrını anlat bari bana, ama gerçeği, efsanenin ardındakini öğrenmek istiyorum.” Dedim küskünce.

"Bilindiği gibi değil, Sofiyanın naşı yoktur orada, tam orası (Delf'te ompholos) yerin göbeğidir. Bu sır gizlenmesi gerektiğinden üzerine bir sanduka oturtulmuştur, dünyanın gerçeğine inen bir merdiven vardır. Kim ki gerçeğin sırrına vakıf olmadan, sandukayı açmaya kalkar, işte o zaman arş karşı durur buna. Şiddetli bir şekilde sarsılmaya başlar, deprem olacağı inanışı buradan gelir. Yeterlimi bu kadar bilgi?”

“Ne yani şimdi bu sandukanın içinden arzın merkezine bir merdiven mi var gerçekten?”
“Evet ama dediğim gibi ancak gerçeğin sırrına vakıf olanların geçebileceği bir merdiven.”

Bir anda Jules Verne geldi aklıma, acaba o gerçeğin sırrına ererek mi yazmıştı kitabını, bu merdivenlerden inmiş miydi? Eğer bu merdivenlerden inebilirsem, zihnimi kaplayan sis bulutu dağılırmıydı? Ondan sonra içimi kaplayan merak duygusunu anlatamam. Bu öyle bir duyguydu ki Ayasofya bile ufacık kalırdı yanında. Etrafıma bakınmaya başladım, sandukanın kapağı oldukça ağır gözüküyordu. Ellerimle açamazdım, arasına sıkıştıracak uzunca bir şeyler ararken, ilerdeki kapının üstündeki uzunca demir ilişti gözlerime. Bir çırpıda demiri kapıp, sandukanın başına geldim, sandukanın kapağının arasındaki boşluğa yerleştirdim ve bütün gücümle bastırmaya başladım.

"Hayırrr.. dur, yapma sakın, dur dedim sana, sende bilirsin olacakları, asla giremezsin o merdivenlere.” Kutsal bilge fısıldamayı bırakmış çılgınca bağırıyordu. “ Bakmalıyım kendi gerçeğimi görmem lazım” diye haykırdım. Merak duygum mantığımı yenmiş, sonunda ölümü bile göze almıştım, gerçeğe ulaşacaktım. Sandukanın kapağı oldukça ağırdı bütün bastırmalarıma bana mısın demiyordu ki, son bir kez daha asıldım ve asılmamla, kapak yerinden oynadı. Açılan boşluktan asırların tozuyla birlikte çıkan hava akımından sonra her yer dönmeye başladı. Çılgınca bir haldeydim gördüklerim inanılmazdı, Ayasofya'nın her yeri yerinden oynamaya başladı. Muazzam bir anafor peydah olmuş her şeyi boşlukta döndürüyordu, zemin ayaklarımın altından kaymıştı. Dört meleğin uçmaya başladıklarını gördüm dört bir etrafa. Sıvalar parça parça ayrılmaya başladı, mozaikler uçuşuyordu etrafta, altın varaklar oynaşıyordu boşlukta. Korkuyla beraber, gördüklerimden memnundum, sütunlar birbirinden ayrılmış kubbe gerçekten göğe asılı kalakalmıştı. Ayasofya döne, döne yok oluyordu adeta, her parçayla birlikte bende dönmeye başladım, çılgınca dönüyorduk, hız arttıkça bayılacağımı anladım son bir kez kubbeye baktığım da gördüm onu. Kutsal bilgeydi tanıdım,Nurdan bir pirdi tarifi imkansız.. "Gerçeğe böyle ulaşamazsın" diye fısıldadı, “ Gerçeği dışarıda değil kendi içinde aramalısın”

Bir sıcaklık hissi ile kendime geldiğimde, soğuk mermer zeminde yatıyordum. Ayasofya'nın kubbesine bakıyordum, üzerime eğilmiş bir çok insan vardı. İlk defa böylesine ait hissettim kendimi bu insan kalabalığına, herkes kendi dilinde birşeyler söylüyordu. Ben çoğunun ne dediğini bilmiyordum ama yüzlerinin ifadesinden benim için endişelendiklerini hissedebiliyordum. İyi olduğumu söyleyerek kalkmaya çalıştığımda farkına vardım ki avucumdaki, bir kalemdi. “teşekkürler kutsal bilge” diye fısıldadım boşluğa.

Nurten Yurt
Ocak 2012
Images

Laleli


Laleli ismi gibi değil, La, le,li, şiir gibi sessiz ve seslinin oluşturduğu ahenk isminde sadece. Sesli, hem de çok sesli bir orkestra, rengarenk şal misali. Caddeleri, eşilen kaldırım ve trafik nedeniyle, teneke kutuların kitlendiği çek çek araba cenneti. Hava alanından sonra en fazla bavul bu sokaklarda. Sorulan adresi bilmeyen insanların, yaşadığı yer Laleli.


La ilk buluştuğumuz yer, benim içinde seksenli yılların Araplarla dolu küçük eski dükkanlarının yerinde yeller esiyor. Oteller, alışveriş merkezleri, tarihin üzerine renkli bir yama, olmadı cila her yer insan kaynıyor. Bir zincirli han dır, yollara düşüyoruz, önümüze kim çıksa soruyor, bilemedi bak diye kızıyoruz adama. Eski zaman seyyahları gibi yol alıp, hanın adının Taş Han olduğunu hatırladığımızda buluveriyoruz. Taş hanın, taş duvarları yerli yabancı etiketlerle kaplı, renkli ışıklar, florasallar yabancı bu duvarlara. Avludaki sedirlerde soluklanıp, kahvelerimizi yudumluyor dağılıyoruz.

Le Laleli cami, mimarisinin muhteşemliğini, öğle güneşini defne ağacının yapraklarını siper edip fotoğraflıyorum. Avlu kalabalık, Cuma telaşı, öğle güneşi tam tepemde sıcaklığını hissettiriyor gevşiyorum. Kara kedi, Sarmanın hemen yanında malum ayı hatırlatıyor mırnavlarıyla. Merdivenleri inip tramvay yolundan karşı sokağa geçiyorum. Vitrinleri seyrederek yürüyorum. Tekstil cenneti Laleli. Meydana geliyor, karşı caddeyi izliyorum uzaktan, geçmişten bir yerlerden hatıralar doluşuyor zihnime. Dönüp yan sokaktan vitrin seyrederek yürüyorum. Güneş yakıyor, giysiler bunaltıyor, soyunmak istiyorum, hani neredeyse derimi bile çıkarıp atmak. Kalabalık boğuyor, tarih kıyıda köşede saklı, doğanın yok olduğu bu sokaklar yabancı. Hana bir an önce ulaşmak üzere hızlanıyorum.
Li Taş hanın taş duvarları nargile kokuları ve loş ışıklarıyla kucaklıyor. Üst katlara çıkıp kuytu köşeleri fotoğraflıyorum. Florasalları söküp yerine meşaleleri takmak istiyorum. Görüntü kirliliği etiketleri sıyırmak, taş duvarları soymak. Avluya inip kahvemi yudumluyorum. Şadırvanın su sesi güzelde hidroforun homurtusu olmasa. Başımı kaldırıp maviliğe kanat açan martıyı selamlıyorum. Sayfaya kalem tutan elimim gölgesi düşüyor, Laleli, diyorum son kelimede görüntülü insan sözlüğü..


Nurten Yurt
































Images

Direniş

Yerkürenin sıcağını hissediyorum, Magmanın hareketini için için kaynaması yenilenmek, değişmek için yeryüzüne doğru ilerleyişini. Kraterin oluşumu ve çıkan kızgın gazların yeryüzünü kaplamasını görüş alanının yetersizliği korku ve endişeye düşürüyor insanı. Değişime, bilinmeyene direniş öfkeye ve bildiğini sandığına kendinden olmadığına inandığına karşı saldırıya geçiriyor. Herkes bildiğinin doğruladığının algısıyla hareket içinde, ya da durmakta.